Ses

8/2/2007 - Nihat genç: RTÜK'ün görevi

Bir toplumun sosyal gücü, yani medyası, yazarları ve üniversitesi sosyal eleştirileriyle bir toplumun kirlenmesine ya da estetik olarak yücelmesine hizmet eder. Açık toplumlar, bütün eleştirilerin son derece yüksek olduğu toplumlardır. Ve Türkiye de bu büyük sosyal kurumlarıyla bugün yaşamaktadır; bunlar aynı zamanda demokrasinin gücüdür. Uygarlık dediğimiz şey de budur. Şimdi, ne adına ve hangi gerekçeyle olursa olsun, Franko tarzı, cunta tarzı polis direktifiyle yapılacak her türlü düzenlemeye karşıyız. RTÜK'ün bu tutumu, bahse konu olan kaynana dizilerinden daha büyük, daha çirkin bir manzaraya işaret eder. RTÜK ve benzeri bütün kurumlar, medya ve aydınların eleştirisine açık olmalı ve gerisine asla karışmamalıdır. Türkiye'yi Kenan Evren günlerine götürmeye kimsenin hakkı yoktur. Bugün haklı göründükleri bu noktada susarsak, yarın bizim de işimize gelmeyen birçok direktiflerine de karşı duramayız.

Yorum (19) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/2/2007 - Yere Düşmeyen Sancak 57. Alay

 

Bir daha kara bir bayrakla gelemeyeceksin buraya

Üç-dört gün içinde iki saatlik uyku mümkün olmadı, üstelik, top gürültüleri insanı sağır ediyor. Ve seri makineli tüfeğin toprağı taraması, yere çarpmasından, toz duman bulutundan mevziler görünmüyor. Rüzgar bulutu birazcık yardığında komutanlar ancak dürbünle, süngülerin parıltısını farkedebiliyor.

Üstelik üstümüzde sürekli düşman balonları, tayyareleri, hem bilgi alıyor, hem mermi atıyor!

Mevziler birbirine o kadar yakınlaştı ki, değil mermi, yumruk mesafesinde! Cesed gömmek için verilen ateşkes sürelerinde çok uçuk, fantastik hikayeler de yaşandı. Komutanımız anlatıyor: 'Nerde söylesem, fantazi gibi bakıyorlar, gözümle gördüm, bu olay gözlerimin önünde oldu' diyor... Bir Türk askeri, İngiliz cephesine bir futbol topu atar. İngilizler topu alıp siperden çıkar, Alman siperine doğru paslaşarak ilerler ve Alman mevziine topu şutlayıp 'gooool' diye bağırıp geri dönerler!

(Çanakkale savaşlarında Türk halkının en sevdiği ve hala çocuklarına anlattığı hikaye meşhur dondurmacı hikayesidir. Avustralya'da yaşayan meşhur dondurmacımız ve bir kasabımız limandan Türkiye'ye savaşmaya gitmekte olan savaş gemilerini görür ve iki kişi tüm Avustralya'ya orada savaş açar. İki gün boyunca çatışır ve sonunda bir ormanda yakalanırlar ve göğüslerinden Türk bayrağı çıkar.)

Ölen İngiliz askerlerinin üstünden 'İstanbul' haritaları çıkıyor, bu kanlı haritalar bugün müzede. Yakalanan bir Anzac askerine, 'Neden buraya geldin' deniyor: 'Spor için' diyor!

Bilmiyorlardı bizim bahçemizde güller, top sesleriyle açılır, bizim bütün şarkılarımız 'Batan gül kana benziyor' diye başlar...

Savaşın bir türlü bitmeyişi, düşmanın, Conkbayırı'na bir türlü tırmanamayışı, her yeri cesedle doldurdu. Çanakkale savaşının en ıstırap dolu sahnesi burdadır. Çürümüş binlerce cesedin kokusuna tüm askerler böğürmekte, öğürmekte. Ve cesedlerin üstünü simsiyah bulut gibi karasinekler örtüyor. Cesedleri gömmek için geçirilecek zaman yok. İngilizler ikide bir cesedleri gömelim deyip, kokudan kurtulmak için, ateşkes istiyor. Pis kokudan öğürmemek için asker nefes almamaya çalışıyor, çoğu burnunu tülbentle kapatıyor. Zaten, top seslerinden östaki boruları patlamasın diye hepsi kulaklıklı kaput giyiyor.

Cesedlerin çürümüş, yeşillenmiş dudakları üstünden kalkan sinekler, askerin su içtiği bardaklara konuyor. Bardaklardan su içilmez oluyor. Üstleri tülbentle örtülüyor. Hatta su içerken o kısa arada, yüzlerce sinek hücum ediyor, bu yüzden, su, tülbentten süzülerek içiliyor. Bardakların da nasıl yapıldığını anlatalım, cephane sandıkları içindeki çinko astar süngüyle yırtılıp, külah gibi kıvrılıp, bardak yapılıyor!

Düşman askeri yüzlerce gemiyle kumsala, konserveler, etler, çikolatalar yığdı... Türk askerinin karavanası da komutanların anılarında. Bin yıldır aynı: Nohut, fasulye, bulgur, kuru üzüm. Çanakkale savaşına bazı komutanlar 'kuru baklanın zaferi' diyor!

Mermiler ve topların mevzileri toz-bulut içinde bırakması, sürekli, birlikleri, hatta, alayları birbirine karıştırıyor, savaş boyunca, komutanlar 'askerlerini' diğer alaylardan ayırtedemiyor.

Ve İngiliz komutanlar artık, askerlerini kırbaçla cepheye sürmeye başladı. Cüceler, bilmeden, devler ülkesine savaşa gelmişlerdi. Bilmiyorlardı, bizim bahçemizde güller, top sesleriyle açılır, bizim yaralarımız ancak top sesleriyle kapanır. Bizim bütün şarkılarımız 'batan gün kana benziyor' diye başlar. Şarapnel parçaları hala göğüslerini süslüyor gazilerimizin. Sevgilinin iri siyah gözleri gibi, bu madalyalarla kasabaların kahvelerinde ihtiyarlayıncaya kadar ne kadar mesut, ne kadar mutlu kahvelerini içtiler!

Dünyayı fethe kalkışan İngilizlerin lordları, kontları, soylu, nazenin çocuklar, işte burada, savaşa yemin ettiler. Şimdi orası bir açık hava müzesi. Şu yer adlarına bakın: Korkuderesi, Domuzderesi, Kanlısırt. Kanlıdere. Ve hala rüzgarlı ve hala çok soğuk!

Ey tümü şehit 57. Alay, ey kahraman 27. Alay, hikayenizi okuyunca, dilimiz tutuluyor, kalem elden düşüyor, 90 yıl sonra hala hıçkırıklar gözyaşlarıyla anıyoruz sizleri. Ne diyelim sizlere.. Şarkılarımızdaki gibi, 'Beni koynunuza alın'...

Toprağına sarılarak ölen yiğitler! Kapkara bir öfkeyle. Değil Çanakkale'den, düşmanı dünyadan kovdular. Ne kalk borusu çaldı, ne yat borusu. Uyumaksızın. Kudurmuş kurtlar gibi savaştı. Ne esir oldu, ne mağlup.. Aç karnına taşları, ağaçları kemirip, yine saldırdı!

Ay ışığıyla kanayan yaralarını sardılar. Alınlarındaki kan damlalarının gölünde süngülerini parlattılar.

Alınlarındaki kanlı teri, silecek adam kalmadı, içimizde. En meşhur şairlerimiz, bu kasırga karşısında, çaresiz, donakaldı.

Bakırdan, kızıl bir parıltı saçtılar geceye. Geceyi kemiklerle, mermilerle dantel dantel işlediler. Parçalanmış atların leşlerinde uyuyup, yeniden saldırdılar.

Yastık gibi yumuşacık mevziler kazdılar. Gecenin meşaleleri ateş böcekleri oldular. Memleketin en hüzünlü çiçeği, en soylu, gurur dolu, en uzun şarkıları oldular.

Derin ufuklarda uğuldayan topların ürküntüsü. O küçük patikada. Kuru otlar üzerinde. Çamura gömülü cesed parçaları üstüne, ebedi vatanlarına uzandılar. Çelik, kan, demirin korkunç fırtınasına, süngüleriyle karşı koydular.

Anadolu'nun çok yoksul, soğuk köylerinin çocukları. Sırılsıklam kan! Tepeden tırnağa mermi, şarapnel yarası. Daha düne kadar Çamlıca tepesinde şarkılar söyleyen İstanbul'un çocukları, bugün, bıyıklarından kan süzülen, eşsiz kahramanlar!

Vurulup, serildiğin yer, ebediyyen, buza kesmez artık. Ateş fışkırır, kalp atışından toprak. Korkma, Anadolu'nun boz kokulu rüzgarı, kanınızı kolalayıp kolalayıp Erciyes'in, Uludağ'ın tepelerine çoktan kaldırdı. Açılan yaralarınız Anadolu'nun ağır tekerleklerine motor oldu, kanınız, susuz çayırlarımıza kumaş oldu!

Sedyeyle taşınmadan, teneşire konmadan, tabutlara girmeden ölen yiğitler! Kanlıdere kurumadı hala. Sarı yapraklar, gözyaşı gibi düşen yiğitler! İngiliz dişlerini teker teker söken yiğitler! Omuzlarınız gibi yüksek şimdi, Conkbayırı, Kocaçimen!

Tankerlerden boşalan petrol gibi kan, loş, ıssız, dilsiz, hayalet dolu Domuzderesi, kanınızı taşırken nasıl gümbürdeyerek çağıldadı.. O bahar gecesi, taşları delen kanınızı kimsecikler görmedi. Dikenler mi battı, yılanlar mı soktu, mermiler mi ısırdı, kimsecikler sormadı.. Ege'nin suları, başını kaldırıp, o şehit kitabelerine bakar mı şimdi!

Artık ebediyyen uyumaz o sular. Nasıl okşar, okşar. Her akşam şarkılarla usul usul öper. Kazılmamış o mezarları hala!

Koşuyorum heyecanla o yüksek tepelere, 57. Alay'ın alnının değdiği o mübarek toprağa. Alnımı sürüyorum karatoprağın en ateşli yanağına

Kalın bir kefen gibi Saroz'un soğuk rüzgarı. Sormadı mı o gece silahsız asker olur mu? Mahalle maçı mı bu, beş metre mevzilerde savaşılır mı? Bu devlerin ülkesi, böyle minyatür sahalarda, kaç büyük savaş çıkardı!

Kocaçimen tepesinde patlayan heyecanlı rüzgarlar! Kuru çalılıklar içinde kuş gölgelerini, eski günlerin anısına sanki, çekiç gibi dövüyor hala. Ya da kuşların gölgesinde uyuyan, o eski şehitlere sarılmak istiyor!

Anadolu'dan katar katar trenler, çıplak, aç, yorgun ve çocuk askerler taşıdı. Salkım salkım söğütler ve nişanlılar, bu sevdalı gençlere el salladı.

Korkuderesi, tarihin bu en zalim kitaplarını yırtarak, çıldırarak, haykırır mı hala.

Conkbayırı'nda, bulutlar gibi dökülen demir yığınlarının altında kalan yiğitler, o gece, bir gecede Anadolu'nun saçları ağardı. Anneler türbelere koştu, Sakarya, Kızılırmak ağladı. Kuvvet versin diye yiğitlere sabahlara kadar dualar okundu. Kanlısırt'taki top sesleri, İstanbul'u salladı, Konya'yı ürpertti, Kars Kalesi'nden duyuldu.

Kibar İngiliz, ince, zarif, biblo suratlı İngiliz, ne kadar azgın, ne barbardı o gece. Arı kovanı gibi üşüştüler, dünyanın bütün bahçelerine gireceklerini sandılar. Tarihin bu en eski kapısında diz çöküp, döktükleri kanda boğuldular. Ve ders aldılar.

Bir daha kara bir bayrakla gelmeyeceksin buraya. Anadolu'nun, dağ, tepe, bu kardeş çocuklarını, işte gördünüz, yüzleri toprağa sürünmesin.

Yanaklarından alev fışkırır. Toprağa sürününce, kan yanaklarına kına oluyor. Kirazdır, yabançileğidir, karadır, kızılcıktır, çok kızgın, çok ıslaktır, yanakları. Kazıp kazıp çıkartıyoruz hala topraktan. Testi, çömlek değil bunlar. Toprağın güzel kokusuyla kiremitleşmiş, o yiğitlerin kurumuş yanakları.

Hala hangi köyüne girseniz Anadolu'nun, bu toprakla sırlanmış, kırık kalbimizin parçaları gibi, o kiremit isi rengi bulursunuz!

Gelibolu, Anadolu'nun yünden boyunbağı, en kederli gövdesi! Tatlı tatlı ışıldayan, yorulmak bilmeyen, Anadolu'nun gümüş renkli alnı. Söyle, gördün, hangi toprak parçası, top seslerini kadife elbiseler gibi giyinir böyle. Söyle, çiçeklerle dolu kırları kim giydirdi bu askerlerin üstüne. Ölümsüz kalbimiz, kalbimizin ta kendisi oldular...

Saroz'dan Anadolu'ya 90 yıldır, rüzgar değil.. Göğün rengine bulutuna karışıp, o askerlerin ateşten nefesleri, soluk soluk, esiyor hala!

Allaha ısmarladık deyip çıkarken son kez köyünüzden. Sarılıp, öptüğünüz o derelerin suyu... Şimdi biz, yetmiş milyon, kutsal şaraplar gibi çoluk çocuk içiyoruz, üstünde kelebekler oynaşan o derelerin suyunu!..

Mevzilerde yorgun düşüp, koynunuza yaslanıp sarılan o paslı tüfekler de, içtiler mi kana kana Korkudere'nin suyunu... Bugün kutsal emanetlerimiz gibi müzede, paslanmadı gitti.. Ay ışığında ayna gibi parıldıyor hala o eski süngüler!

O süngüler çapaydı. Gelibolu ceset tarlası. Bomba yanığı, et parçaları, çürümüş bacaklar, hendekler, çukurlar doldu.. Hücuma geçerken şehitlerimize köprü oldu cesedler.

Şimdi koşuyorum heyecanla o yüksek tepelere! 57. Alay'ın alnının değdiği o mübarek toprağa! Alnımı sürüyorum, karatoprağın bu en ateşli yanağına!

Saçları taşlara kaynamış. Büyük ve mutlu bir uykuya dalmışlar. Kafalarını parçalayarak cephane sandıkları düştü gökten. Bugün, taşların alınlarında hala damar damar şiş... Patlamış, iri kan damlaları duruyor hala!

Bu yüzden, bu tepeler akşamları çivit mavi, çiçekler gibi açıyor geceler. Lacivert gecelerin derin ufuklarında. Hala kanlı bir kılıç, ufukta, keskin keskin parlıyor.

Çiçekli entariler gibi, bu çimen çimen giysileri kırlara, kanımızın ortak alevi giydirdi. Ve demir gibi, çelik gibi ağır Gelibolu toprağı. Bin çeşit düşman kini. Yarasa soğuğu, çakal tüyü.

Çiçeklerin, kırların saçlarını tarıyor hala süngüler. Koşarak savaşmaktan ayakları sızlıyor mu, söyle, rüzgarlar neden kanını kurutamadığı hala?

Bizi öldürmeye yemin etmiş, tarihin elleriyle yoğruldu. Anlatılmaz, bu yumuşacık, şırıltılı, tatlı çimenlerin masalı! Anlatılmaz, şu arkadaki kabarmış çalılıkların destanı! Şu küçücük çakıl taşlarına gücüm yetmez. Öldükten sonra büyüyen şehitlerin taşlaşmış gözbebekleri gibi.

Burası üç merdiven, Şahinsırtı, Conkbayırı, Kocaçimen! Anadolu'ya buluttan, yürekten köprü oldular. Mermer gibi soğuk ve gururla bakan bu taşların içine soksam elimi. Kanla donmuş katılaşmış bu ateşin yüreğinden bir damarını kopartsam. O top seslerini şarkı nağmeleri gibi hatıralarıma alsam!

Görüyorum işte, çiçeklerin, kırların saçlarını tarıyor hala o eski süngüler. Kanlıdere'de kertenkeleler, kurbağalar. Dere kıyısında acı köklü otlar. Kekik otları. Koşarak savaşmaktan ayakları sızlıyor mu hala, söyle, rüzgarlar neden kanını kurutamadı hala!..

Gördünüz, bataryalar, çocuk kandırır gibi boş mermiler attı, gördünüz savaş değildi bu, Hafız Burhan'dan şarkılar dinlediler.

Alnımız toprağı 25 Nisan gecesi, işte bu tepede öptü.. Tarihin o büyük duvar saati, işte bu tepede, 'Dur, Çanakkale geçilmez!' dedi.

Çanakkale o gece, Avrupa'yı Asya'dan, iki büyük kıtayı bacaklarından bir daha ayırdı!

Ey çok uzaklardan gelen yabancı! Bu pembe güller. Bu hırçın rüzgar. Bu binkat gölgeler. Tarihin boynumuza, koynumuza dolanmış kolları. Her biri bize, ekmek kadar hava kadar, Adem kadar yakın. İşte gördünüz, hala zonkluyor her taşı.

Ey Seddülbahir, ey Conkbayırı, ey karşı kıyıda, bu top sesleriyle büyüyen, Bigalı köylü çocukları! Biz odun ateşiyle ısınmayı bilirdik. Onlar savaş gemilerinin cehennem kazanlarını başımızdan döktüler.. Kahpece, şeytanca, Afrika'yı, köleleri, zavallı Hintlileri, işte burada karşımıza diktiler!

Bunlar eski hatıralar. Şimdi, hala.. Karanlık gecelerinde... Tepelerde karmakarışık ağaçlar! Birbirine sokulur. Binkat gölgeler, boğazın sularına yaslanır. Kocaçimen, Anafartalar, her gece.. Saçlarını örer, örer toplar, rüzgarlarla dağıtır! Boğaz'ın sularını, testi testi şaraplar gibi, içer, o eski günlerin hatıralarıyla, hıçkırıklarla ağlar...

Ege'nin parıldayan ve gülümseyen memelerine... Kocaçimen, hafif kumları avuçlayıp.. Avuçlayıp, rüzgarlarıyla serper...

İşte böyle.. Şimdi o tepelerde, yüzbinlerce meçhul asker... Yüzbinlerce mezar.. Bu sonbahar gecesi, üstlerinde kurumuş yapraklar...

Bu sonbahar gecesi.. Kurumuş yapraklar uçuşuyor, içlerinde bir neşe... Bir neşe... Tarifsiz bir neşe!..

Sanmayın, bu kurumuş yapraklar bu gece orada, yalnız geziyor, yalnız uçuyor... Ruhlarımız 90 yıldır bu savaşın acısıyla hala hüngür hüngür ağlıyor!

(Nihat Genç'in Edebiyat Dersleri kitabından)

Nihat GENÇ

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/2/2007 - RÖpOrtaj

Kültür ambargosunu birlikte kıracaktık

Rahip Santoro cinayetinden sonra Hrant Dink’in katil zanlısının da Trabzonlu olmasıyla gündeme taşınan “Neden Trabzon?” sorusunu AKŞAM’a yorumlayan Gazeteci-Yazar Nihat Genç, kent için “Türkiye’nin Sicilyası” benzetmesini yaptı

Kendisi de Trabzonlu olan Genç, kentin 2 bin 500 yıl önce “On Binlerin Dönüşü”yle başlayan, Fatih’le devam eden, milli mücadeleyle perçinlenen tarihine vurgu yaparak Trabzon’un şöhretli bir şehir olduğunu anlattı. “Trabzonlular, tüm coğrafyalar içerisinde en fazla kendini beğenmiş ve aşırı şekilde kendine güvenen insanlardan oluşur” diyen Nihat Genç, hem Osmanlı hem de Cumhuriyet tarihinde milli bir kale olan Trabzon’u “Türkiye’nin Sicilyası”na benzetti. İşte Nihat Genç’in sorularımıza verdiği cevaplar:

Hrant Dink cinayetini Trabzonlu bir gencin gerçekleştirdiğini duyunca ilk tepkiniz ne oldu?

Eyvah, dedim. Yine Trabzon’a çullanacaklar. Medya dönüp dolaşıp bizim vatanseverliğimizi afişe etmeye, hedef göstermeye çalışacak. Trabzon’da doğup büyüyen insanlar, ya büyük bir sinema yapacak ya da mafyanın başı olacak. Biz buna delidoluluk diyoruz. Dünyayı değiştirmek, dünyayı fethetme, diyoruz. Ancak günümüzden konuşacak olursak, 12 Eylül öncesi anarşi döneminde, Türkiye ve Avrupa çapındaki ünlenmiş sağcı mafyalar, lider tetikçi ve kabadayı kadrolarını bu şehirden seçmiştir. Bunun yoksullukla, ekonomiyle alakası yoktur. Çünkü çok zengin ailelerin çocukları dahi bu mafyada kabadayılığa soyunmuştur.

İSTANBUL’UN VAROŞU

Eğer bir tetikçi aranıyorsa, bunun için en uygun yer olarak Trabzon gösterilebilir mi?

Doğru, olabilir. Trabzon, Samsun’dan başlayıp Sarp Sınır Kapısı’nda biten bir yerin adıdır. Ancak Trabzon Anadolu’nun uzağında bir yer değildir. Trabzon’u İstanbul’un bir ilçesi gibi düşünmek zorundayız. Çünkü Trabzon’da yaşayan herkesin ya anne-babasının ya da yakın akrabalarından birinin İstanbul’da mutlaka bir evi vardır. Trabzon bir nevi İstanbul’un varoşu gibidir. Trabzon’da doğup büyüyen herkes 17-18’ini bitirdi mi, büyük şehire göçmek zorundadır. Başka bir arzusu yoktur. Trabzon’a geri dönme oranı yüzde sıfıra yakındır. Ergenlik sonrası Trabzon’da kalan çocuklar Karadenizli özelliklerini yitirmiş, yani dişleri, pençeleri ve kabadayılığı törpülenmiş çocuklardır.

DEVLET BU ŞEHİRE AĞIRLIĞINI KOYDU

AKŞAM: Trabzon’daki rahip cinayetinden sonra yeterli önlem alınıp alınmadığı konusunda neler söylersiniz?

N. GENÇ: Devlet, rahip cinayetinden sonra Trabzon’a el koydu. Çok ciddi bir emniyet müdürü ve başsavcı ile Trabzon tarihinde görülmemiş güzellikte bir asayiş sağlandı. Sanırım devlet, rahip cinayetinden sonra kentin mahalle altyapılarıyla yakından ilgilenmeye başladı. Tutanaklara baktığınızda son 5 ay içinde birçok mafyamsı yapıların tespit edilip içeri atıldıklarını göreceksiniz.




Trabzon’da da protesto var

TRABZON’da çeşitli sivil toplum kuruluşlarına üye bir grup, yaptıkları basın açıklamasıyla gazeteci Dink’in öldürülmesini protesto etti. Grup, daha sonra geçen yıl öldürülen Rahip Andrea Santoro’nun görev yaptığı Santa Maria Kilisesi’ne karanfil bıraktı. Grup adına basın açıklaması yapan Trabzon Barosu Başkan Vekili Selçuk Özderya, cinayette Trabzonlu bir gencin kullanılması sebebiyle genelleme yapılarak Trabzon’un karalanmasının yanlış olduğunu savundu.

TARIK TOROS

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/2/2007 - Hisse senetleri

 

The New York Times yazarı Paul Krugman'ın Büyük Çözülme adlı kitabı Türkçe'ye çevrildi. Küçükken annesi-babası ona bir tişört vermiş. Üstünde 'küresel-müresel' yazıyor. 'Seni bir toplantıya çağırdıklarında küresel-müresel' dersin, demiş ailesi. Bir ekonomik programın uzun vadede neler getirebileceğini tartışırken 'Unutmayın John Maynard Keynes uzun vadede hepimiz öleceğiz demişti' diyor. Amerika'nın yaşadığı ekonomik felaketleri gören yazarların bu mizahı koruması bugünlerde Amerika'da çok şey ifade ediyor. Çünkü sakin güvenli bu esprilere çok ihtiyaçları var. Amerikalılar hala ölüm-kalım meselelerinde eğlenceli üsluplarını koruyabilen adamlar. Kitabın alt başlığı kitabı özetliyor: Yeni Yüzyılda Yolunu Kaybeden Amerika. İç borçlar, vergiler, dış borçlar, en önemlisi nedeni bilinmez şekilde şişmekte olan hisse senetleri.

Kapitalizmi, gösteri toplumunu, medyayı, bugünlerde her şeyi bize hisse senetleri anlatabilir. Olmayan bir şeye verilen değer. Bir talep/yatırım olmadığı halde değeri büyüyen şey. Bunun adı spekülasyon.

Eskiden Amerikan sineması/starları revaçtaydı. Şimdi Amerikan toplumunun soyluları ekonomi yazarları. Dünyayı saran felaketler üzerine en sakin, en kibar deyimleri kullanabilenler en iyi ekonomi yazarı oluyor. Ya da borsa şeytanlarının ayaklarını yıkama işlevi görüyor ekonomi yazarlığı. Ama artık en sakinleri dahi bugünlerde Amerika'da bir avuç sağcının iktidarından çıldırmışcasına konuşuyor.

Bush'un kötülük, aptallıkları saymakla, dalga geçmekle bitmiyor. Ekonomi yazıları gittikçe dünyanın en büyük trajedilerine dönüşüyor.

Hisse senetleri neden şişer? Şişmek, abartmak, olmayan değerler kazanmak onun karakteri. Şişirdiğiniz balonun elinizden kaçtığını düşünün. Sönmekte olan balon küçük çaplı bir çevre paniğine sebep olur, kontroldan çıkar, istikametini kaybeder. Ancak bu balon dünyanın en büyük ekonomisiyse, bu küçük panik dünyanın en ağır savaş makinelerinin kıtalar üzerinde katliamlarıyla sürer... Galiba Amerika'da her ekonomi yazarı bugünlerde bu ve buna benzer benzetmelerle vaktini harcıyor.

Dünya medyasında 'mükemmel', 'harika' 'bravo doğrusu' kelimelerini en çok kullanan yazar Sabah Gazetesi'nden Hıncal Uluç'tur. Hemen her yazısında otuza yakın 'mükemmel'; yirmiye yakın 'bravo doğrusu', beş-altı tane kadar 'aşkolsun' kelimesi kullanır.

Karışık düzen içinde 'Öldüm' 'bittim', 'böylesini görmedim', 'dünyada şahit olmadım', 'dünyada böyle bir şey yok', 'daha güzeli düşünülemez', 'bu yaşıma kadar şahit olmadım'...

Yani şu kelimeler: Muhteşem. Büyük. İnanılmaz. Kendimden geçtim. Böyle eğlenmedim. Harika. Harika. Harika...

Harika ve mükemmel kelimelerinin fırtına gibi estiği, denizde kum gibi bollaştığı bu yazıların içinde Nükhet Duru, Gülben Ergen, Günay Restorant özel isimleri de bulunuyor.

Bazıları bunları çok abartılı buluyor. Çünkü onlar hala, sanatın, medya piyasasının hisse senetleriyle oluşan liberal piyasanın doğal uzantısı olduğunu fark edemediler. Tüm piyasalar şişerek, şişirilerek yaşar. Kanı canı gazdır, abartmadır, boş övgülerdir.

Özal'ın ekonomiye verdiği gazı düşünün. Sahte bilançolar. Sahte bütçe rakamları. Yıllar sonra kardeşi tarafından dahi ifşa edildi. Ve ortaya üretim, yatırım, fabrika, mal sahibi kimse çıkmadı, kim çıktı: Yüzlerce uyuşturucu tüccarı ve hayali tüccar!

Bilmem hatırlar mısınız, eskiden evlerimizde DDT pompası, filiti vardı haşarat için; fıs fıs'ın babası. Bizler elimize gazete aldığımızda, sanat, medya, edebiyat okuduğumuzda, başımıza bir felaket getireceklermiş gibi hemen DDT filitine sarılıp sanatçılara ve medyaya haşarat gibi saldırdık. Bunu da yazarlık sandık. Gerçi artık benim gibi yazarlar yaşamıyor.

Her sanatçı, her edebiyatçı, her köşe yazarını haşarat sandığım için dostum kalmadı. Üstüne, elli yaşına kadar aralıksız yazdığım halde yoksulluktan, parasızlıktan sık sık söz ederim.

Oysa bir yazar olarak servetimi farketmemişim. İşte elimin altında daktilo, sonsuz kadar çok 'harika' diyebilirim. Cinayet mi işliyoruz sanki ne var utanacak, sıkılacak. Babamın malını mı bağışlıyorum sanki ellerim titriyor. Ver gitsin önüne gelene yüzlerce harika...

Modern toplumun yeni ağalığı bu köşeler. Ağalar, köylüsüne, yoksula, garibe bol keseden dağıtır. Dağıttıkça ağalığı büyür. İtibarı artar. Üstelik insanları mutlu ediyor, insanlığa hizmet ediyorsun.

Yani daktilonun üstünde harfler. Para mı verip aldım bu kelimeleri, daktiloyla yazıyorsun işte harika harika harika... Bir servet...

Şimdi Tokat Belediyesi'nden telefon ettiler, 'Harika işler yapıyorlar, mükemmel adamlar'... Biraz önce köprüden polis komiseri aradı: 'Büyük adam, inanılmaz işler yapıyor, anlatamam'... 'Sabah bizim bakkala uğradım, büyük adam, keyiften ölüyorum'...

Elli yaşıma geldim. Bir yazar olarak açlıktan, yoksulluktan ağlayıp zırlamaktan yoruldum. Ve gerçek hisse senetlerinden milyonlarcasına sahip olduğumu şimdi anladım. İşte size sonsuz sayıda harika, harika, harika... İşte şimdi yüzbinlerce insan önünde bu kelimeleri dağıtmak için huzurlarınızda bulunuyorum.

Önce bu gazeteden başlamalı. AKŞAM Gazetesi harika... Öldüm. Bittim... Genel yayın yönetmeni. İnanılmaz bir adam... Daha güzeli düşünülemez...

Bol keseden dağıtmada acemi olduğumun ben de farkındayım. Olsun piyasaya yeni girdim. Yavaş yavaş yeni bir şekil alırım.

Hiç kimse kendine 'harika, mükemmel' denilmesine karşı koyamaz.


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/2/2007 - Batı uygarlığı tekrar yükselmeyecek

Batı uygarlığı tekrar yıkılıyor. Rönesansla başlayan ve edebiyattan fen bilimlerine, siyasetten felsefeye, dünyaya beşyüzyıldır yön veren ve bugünkü dünya kurumlarını inşa eden batı uygarlığı yine ıstıraplar içinde!

Batı uygarlığı, I. ve II. Dünya Savaşı'yla yıkılma tehlikesi geçirdi. Ayrıca, son iki yüzyılda, kendi içinden hortlayan soykırımcılığı ve kendi mezhep kardeş kavgası kendi ırkçı ayrımcılığı ve kendi emperyalist sömürgeciliğiyle büyük badireler atlattı.

Ancak, bu vahşi gelişmelere karşı kendi içinden insanlar, aydınlar, partiler, ideolojiler çıktı ortaya. Yine kendi içinden savaş karşıtı, sosyalist ya da bu vahşi gelişmelere dur diyen ve iyilik, insanlık, ahlak ve vicdan üzerine büyük felsefeler inşa edenler Batı'yı eleştirdi, onardı. Yeniden insanlık aşkı için yola çıkıp partilere, kitlelere yön verdiler ve bu vahşi gelişmeleri hiç değilse zihinlerde, akıllarda ve vicdanlarda tölere etmeye çalıştılar.

Batı, bir taraftan vahşi kapitalistleriyle/ırkçılığıyla saldırdı, aşağıladı, yok etti, ama, yine kendi aydın kuşağı, kendi aklı, partileriyle bu gelişmeleri baştan sona eleştirdi.

Tarzan, yine zor durumda. Londra sokaklarında İngiliz gençler başörtülü kadınlara saldırıyor, tekme tokat dövüyor. Binlerce başörtülü kadın aylardır korkudan sokağa çıkamıyor. Londralı gençler, Arap yüzlü, göçmen, mülteci, Mısırlı, Pakistanlı tipleri tarıyor, saldırıyor...

Bu saldırıların yatışmasını beklemek hayaldir. Çünkü, Batı uygarlığı zencilerden, Yahudilerden zaten sabıkalıdır. Yani bu bir uygarlık hastalığıdır. Batı kendi devasa hastalığını iyi bildiği için yüzlerce yıldır birey ve insan hakları üzerine kendini sıkı bir tedaviden geçiriyor.

Evet, Batı dışı topraklar, Batı'dan, teknoloji, sağlık, ilaç, şehir, anayasa, demokrasi, bağımsız akademi, bağımsız aydın, örgütlenme, muhalefet gibi çok şey

öğrendi!

Ancak, Batı uygarlığının genlerinden koparılması imkansız hale gelen başkasına tahammülsüzlük yine hortladı.

Bu seferki hortlayışı daha büyük felaketler taşıyor. Çünkü, Batı'nın, solcu, sosyalist ya da insan hakları, insan, birey, af örgütü, işkence örgütü gibi vicdan örgütleri son yirmi yılda hayli gevşedi...

Batılı gençlere, Batı'nın ne boklar yediğini eleştirileriyle anlatacak, aydınları, sineması, tiyatrosu, gazeteleri kalmadı.

İnsanlık için, hepimiz için, şehirlerimiz için, uygarlığımız için elzem olan bu insani kurum, yardım, vicdan örgütleri, zaman içinde binlerce örneğiyle gördük ki, ajan servisleriyle ortak çalışmaya başladı.

Yani, bugün Batı'nın vicdan örgütlerini gizli servisler, gazete ve aydınlarını holdingler yönetiyor.

Bu gelişmeleri artık çoluk çocuk halk biliyor. Vahşi sanayileşmeye karşı otu böceği korumak isteyen Yeşiller'in ülkemizde hangi terör örgütüne destek verdiğini bilmeyen var mı?

Ya da dünya işkence örgütünün, Burma krallığında dahi burnu kanayan bir gerillanın haklarını raporlara yazıp manşete çekerken, aynı yıllarda, 1995'li yıllarda, Bosna'da ikiyüzbin insanın soykırımdan geçirilmesine ne diyorsunuz, sorusuna, örgüt başkanının 'Bu onların sorunu' diyebilmesi, bu örgütlerin artık vicdandan değil, ideolojiden çalıştığını tüm dünyaya öğretti.

Batı'nın eleştirel vicdan örgütlerini hemen kesip yargılayıp, atmayalım. Batı'nın bu eleştirel kurumları, Batı'nın emperyalist gelişmelerine karşı Batı'yı vicdani bir baskı altında tutuyordu. Vahşi Batılı bu boyunduruktan kurtulamıyordu. Çünkü bu eleştirel kurumlar partilerde, gazetelerde ve geniş kitlelerde yankı buluyordu.

Ama aynı vicdani örgütler neden son yirmi yıldır Pentagon raporlarıyla ortak hedeflere yönelip, İslam, terör ve asıl önemlisi dünyanın suçluları olarak batışı toprakları işaret etmeye başladı?

Ve gördük ki, Çeçenistan, Afganistan, Bosna, Irak topyekün katliamlarla haritadan silinirken, bu eleştirel insani kurumlar, yani, kah partiler, kah aydınlar, gazeteler görevlerini kasıtlı bir şekilde yerine getirmedi.

Hatta bu insani vicdan kurumları, aydınları paraya doyurup kafa kola aldı ve besleyip şımartıp, bu dünya savaşı karşısında hepsini susturdu.

Şimdi, Müslümanlara karşı Londra'da Batı uygarlığının mekteplerinden yetişmiş gençler av partisi düzenliyor. Müslüman kadınları döven bu gençler, yarın İngliiz akademilerinde profesör olacak, sinemacı, şarkıcı olacak. Ve Müslüman genç kızları köşebaşında tekme tokat döven bu Londralı genç, muhtemel ki yarın İngiliz parlamentosunda milletvekili olacak...

Batı uygarlığı, şöhretini, sömürge savaşlarıyla yapmadı. Bu sömürge savaşlarına rağmen, kendi içinden bu savaşlara karşı duracak büyük partiler, filozoflar, ahlakçılar, yani, insanlık davasını üstlenen aydınlar yetiştirmesini bildi.

Ancak bugün, bu kurumlar, ajan servislerinin kontrolüne girdi. Ve Londra'da gençlere, bugün Şam'da ve Kahire'de Hıristiyanların ve Müslümanların binlerce yıldır güle oynaya birlikte mutlulukla yaşadığını kimse anlatmak istemiyor.

Londra'da gençlere, Batı'nın bombalarının düştüğü her yerde, insanlığın ortak kardeşlik değerlerinin parçalanmakta olduğunu kimse anlatmıyor.

Ve bu yüzden, tarih boyu Hıristiyan ve Müslüman'ın bu kadar yoğunlukta ve mutlulukta yaşadığı Şam ve Kahire bombalanma sırasını bekliyor. Bombalamaların erkene alınması için Batılı gizli servislerin kendi şehirlerini bombalamakta olduğu şüphesini kimsecikler anlatmıyor...

Önce Birleşmiş Milletler devreden çıkarıldı. Sonra, insan, vicdan, haklar, birey örgütleri, bağımsızlığını yitirdi ve dünyanın ortak değerleri, Batılı holdingler ve ajan servislerinin kontrolüne girdi...

Hadi, şimdi, bağımsız aydınların olmadığı, yok edildiği, dışlandığı bu dünyada yaşayın da görelim!..

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/2/2007 - İnsanlık zor günlerde

 

Londra metrosundaki patlamalardan sonra Blair'in İngiliz polisine 'vur emri' vermesi güvenlik sorunundan çok öte anlamlar taşıyor.

Savaştan önce Birleşmiş Milletleri devre dışı bırakan Blair, şimdi 'hukuk düzenini' şehir güvenliği adına iptal ediyor.

Bu basit bir güvenlik olayı değil. İnsanlık çok zor günler yaşıyor. Sıradan bir polisiye tedbir hiç değil. Batı uygarlığının birkaç manyak tarafından bitirilmekte olduğunu gösteriyor.

Bu vur emri, engizisyon günlerinde dahi yoktu, bu vur emri, Fransız İhtilali, seçim, anayasasının, hayata geçirilmesi ya da Ümit Burnu'nun keşfi kadar derin bir tarihi noktadır.

Bu vur emri, arkasında büyük, siyasi, sosyal, hukuki sarsıntılar bırakacak ve bir uygarlık artık kökünden tartışılacak.

Batının uygarlık kurumları, yani, akademileri, gazeteleri bu vur emrini nasıl tölere edecek, hep birlikte izleyeceğiz.

Muhtemelen şöyle sağlam bahaneler bulacaklar: 'Irak'taki sıcak savaş dolayısıyla geçici önlemler', 'dünyayı saran olağanüstü terör olayları nedeniyle alınmış ara önlemler', 'savaşın şehirlere yayılmasını önlemek için alınmış acil önlemler'...

Yani, batının uygarlık kurumları, yakın gelecekte buna benzer başlık ve açıklamalarla batı uygarlığının düştüğü bu kepazelik ve insanlık dışı durumu geçiştirmeye çalışacak.

Çünkü Blair'in sokak ortasında gördüğün karakafalıyı sorgulamadan, anlamadan vur emrini vermesi, batıyı oluşturan son beşyüzyıl içinde en büyük siyasi olaydır.

Şehirlerimizi uygarlık anlayışımızla oluşturduk, şehirlerimizi bu saatten sonra, Müslüman, zenci, mülteci, karakafalı, Hıristiyan, bizimkiler gibi güvenlik kuşaklarına ayıramayız. İnsan ve birey haklarını, batılı, kalkınmış, bizden, Hıristiyan, Avrupa ve Amerika doğumlu olanların haklarına dönüştüremeyiz.

Siz, doğulular ya da batılılar, sizler Bushlar ya da Japonlar, sokak ortasında insanları vuramazsınız... Güvenlik tedbiri deyip hiçbir insanı, yaşı, cinsi, mezhebi, ülkesi kim olursa olsun öldürme hakkına sahip değilsiniz...

Şimdi, Blair'in bu güvenlik tedbirlerine sulanan Ruslar sokak ortasında Çeçenler'i, Mısırlılar sokak ortasında Müslüman kardeşleri, Türk polisi sokak ortasında PKK sempatizanı şüphesiyle çatır çatır adam öldürmeye başlarsa, insanlığın hali ne olur?

Böyle bir hakkı kimse eline geçiremez. Kullanamaz. Böyle delirmiş, gaddarlaşmış bir hakkı kullanmak isteyen devletlere, şehirlere, polislere, askerlere karşı tüm dünya ayağa kalkmalı...

Burada sağcılık solculuk, ilericilik gericilik yoktur, olamaz, doğuculuk batıcılık, Müslümanlık, Hıristiyanlık yoktur, olamaz, hepimiz aynı şehirlerin çocuklarıyız. Şehirlerimizde herkes huzur ve güven içinde yaşayabilmeli. Benim ülkemde, İngiltere'den gelip yeleşenlerle İran'dan gelenler, benden daha huzurlu ve kendini güvende hissetmeli. Uygarlık budur. Blair'in bu gaddar kararını, dünyanın ilk büyük uygarlık şehirleri olan kadim Kahire'de, Bağdat'ta, Şam'da, Kudüs'te, İstanbul'da tarihleri boyunca bulamazsınız...

Ama, batı, henüz değerleriyle kurulmadan kendi şehirlerini iptal ediyor...

Şüphesiz batıyı insanlık dışı bu rezil kepaze durumlara düşüren yine kendileri.

Terör, savaşlar, işgaller karşısında ısrarla ikiyüzlü, kalleş, ajanlı, çifte standartlı siyasetlerinin sonucu bu maskaralığa düştüler. Ve beşyüz yılda milyonlarca bilim/ hukuk adamının çabasıyla inşa ettikleri insan ve birey haklarını, yine kendileri paramparça ediyor...

Blair'in bu kararı güvenlik tedbiri değil, insanlık için yeni bir felaket, bir büyük manyaklıkl. Bu manyaklığa karşı insanoğlunun vicdan kurumları, ahlak kurumları, akademileri, gazeteleri, yazarları sessiz kalamaz.

Bizler, batının emperyalist işgallerine ve zavallı ülkelerin madenlerini soymasına karşı yüzlerce yıldır savaş veriyoruz. Ancak, batının bugün bizi şehirlerde kardeşçe yaşatan insan ve birey hakları, artık, hepimizin dünyanın en yüce değerleridir.

İnsan ve birey haklarını 'çifte standart' ölçüler içinde kullananlar bugün bir uygarlığın sonunu getirmekte, kendi medeniyetlerini baltalarla parçalamakta!..

Ne edip edip, batı uygarlığının insanlığa bir armağanı olan birey ve insan haklarını bu savaş manyaklarının elinden almalıyız...

Blair'in vur emri kararıyla gördük ki, mağdurları, mazlumları, silahsızları, çocukları öldüren katillerin 'hak' ölçüleri yoktur, olamaz... Eğer insanlık yeni bir hak ve hukuk ölçüleri bulacaksa, bu değerleri artık, çocukları, aileleri öldürülen, ülkeleri işgal edilen 'mağdurların' çocukları inşa edecektir...

Şehirlerimiz 'adalet' bekliyor. Şehirlerimiz, ayrımcılık gayrımcılıkla tehdit altında. Şehirlerimiz 'dünya' insanlık şehri olmaktan çıkıp, Arap, Müslüman, zenci, mülteci gibi güvenlik bölgelerine, yani, öldürülmelerinde sakınca olmayan bölgelere dönüşüyor!..

Hatırlayacağım şey şudur, insanız ve şehirlerde hep birlikte yaşıyoruz...

Terör insanlığın bedenine batmış bir dikense onu hukukun cımbızıyla çekip alacağız. Terör insanlığın kolunda, bacağında kangren ise onu hukukun neşteriyle kesip alacağız. Ama görünen o ki terör insanlığın beyninde bir tümör, bu tümöre sebep olan şey haksız savaşlar ve çifte standartlı hukuk uygulamaları. Yani yeniden ve yepyeni bir beyin arıyor insanlık ve şehirlerimiz.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/2/2007 - SEKA'nın yanındayız

 

Bir fabrika daha boşaltılıyor. Bir fabrika daha polis marifetiyle tasfiye ediliyor. Polisler yaka paça işçileri yıllarca çalıştıkları ve ekmek yedikleri işyerinden sürükleyerek sokağa atıyor!

Türkiye bu acıklı manzaralara daha çok dayanamaz. Fabrikalar neden kapanır? Tam tersi olmalı. Fabrikalar açık tutulmalı, işçiler akinelerinin başında gümbür gümbür çalışmalı.

Şu tuhaf şeyler oldu: 80'li yıllarda dünyayı saran özelleştirme dalgası Türkiye'yi de içine aldı. Anlayan anlamayan bilim adamları, medya yazarları, plansız programsız özelleştirme programlarını devreye soktu. Kabaca sloganları şu oldu: Her şey satılacak, her yer satılacak. Yüzlerce fabrika sırf satılsın diye gözler önünde ve kasıtlı olarak çürütülüp zarar ettirildi.

Oysa modernize edilmeli, yenilenmeliydi, tamiri, pazar payı, üretimi medyamız tarafından tartışılmalıydı, tam tersi: Satalım, tek politika türü oldu.

SEKA ve benzeri yüzlerce örneğini her gün yaşadığımız fabrikaların çürümesi, yok edilmesi için sağ hükümetler medyayı devreye soktu, sonunda başardılar. Fabrikalar gelir getirmiyor, zarar ediyor, o halde kapatılsın, satılsın diye Türkiye'nin altını üstüne getirdiler.

SEKA, Türk sanayisinin öncü fabrikalarından. On yıllar boyu, Türk basının her şeyi oldu. Birileri bu on yıllar boyunca SEKA'nın kağıtlarıyla köşe olduğu halde SEKA'nın çürütülmesi için ellerini ovuşturup kelepirini beklemeye koyuldu. Artık SEKA fabrikası, arazi değeri üzerinden dahi satılamaz hale getirildi.

Şimdi gözlerimizin önünde binlerce işçi ailesinin, annelerin, babaların, çocukların işten atılmasını, çığlıklarını, sokaklarda sürüklenerek parçalanarak yalvarmalarını ve feryatlarını acıyla izliyoruz.

Ve SEKA'nın Türk sanayisine verdiği hizmetleri ve SEKA'nın Türk basınına elli yıl boyunca verdiği eşsiz hizmeti görmezden geliyor, sadece izliyoruz.

Fabrikalar kapatıp işçileri sürükleyerek sokağa atarak sağlıklı bir ekonomiyi kimse kuramadı.

Bu büyük yanılgının karşılığı olarak Türkiye'nin sokakları, sosyal dokusu dağılıp, perişanlaşıp, Türkiye paramparça oluyor. Ve her gün sosyal patlamanın anarşisine binlerce yeni aile daha katılıyor!...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/2/2007 - Sınır sorunlarını hallet

Komşularınla sınır sorunlarını hallet' cümlesi ne anlama geliyor? AB'nin, 3 Ekim müzakerelerinden önce, bize dayattığı yeni belgede bu ifade yer alıyor.

Hangi komşumuzla sınır sorunumuzu halledeceğiz, denmiyor. Bizim İran, Gürcistan, Bulgaristan, Irak, Suriye ile sınır sorunumuz yok.

Bizim Ermenistan'la da sınır sorunumuz yok, ama Ermeniler'in var. Türkiye, Birleşmiş Milletler'e elli yıldır üye. Birleşmiş Milletler bu elli yıl içinde şu sınır sorununuzu halledin demedi... Türkiye kurulduğu günden beri Avrupa'yla yüzlerce siyasi, ticari andlaşma imzaladı, hiç kimse bize sınır sorunumuzdan bahsetmedi. Ayrıca Türkiye, NATO üyesi, hiç kimse bize sınır sorunundan bahsetmedi.

Ama şimdi ortaya bir sınır sorunu atıldı.

Sınır sorunu ne demek? Ermenistan şimdiki sınırları reddediyor. Ama dünyada sadece Ermeniler reddediyor. Şimdi Avrupalılar da Ermenilerin bu ütopik rüyalarına hizmet ediyor. Ve sınırlarımıza itirazlarını dillendiriyor ve maddelere geçiyor. Ama belgede 'Ermenistan' denmiyor, tuzak kurulmuş, çocuk kandırır gibi, 'komşularınız' deniyor.

Bu aleni toprak talebidir. Üç/dört ay önce Tayyip Erdoğan Türkiye'den toprak talep ediliyor demişti, ama kimin olduğunu hala söylemiyor.

Bu talep, o talep midir? Avrupa'da birkaç gazete, Türkiye'ye dayatılan belgenin tuzaklarla dolu olduğunu, asla kabul edilemeyecek dayatmaların bulunduğunu yazdı.

Ancak, gelin görün ki hükümetten, medyadan bu cümleye tek itiraz çıkmadı. Görmezlikten gelindi ya da kanıksadık. Ya da bizlerin okuma-yazması yok, bu cümlenin ne anlama geldiğini anlayamıyoruz.

Bu ülkeden toprak talep ediliyor, bunun başka bir anlama geldiğini söyleyecek bir siyaset uzmanı varsa çıkıp söylesin. Bizler de buralarda boşuna milletin kafasını karıştıracak cahilce yazılar yazmayalım, yazarlığı da burada bırakalım...

Avrupa Birliği tartışmalarında, 'Yahu ne toprak talebi, kafayı yemiş, paranoya olmuşsunuz' diyen ve bu dayatmaları okumak istemeyen yüzlerce/binlerce yazı yazıldı.

Kardeşim, AB'ye girersin, girmezsin, on yıl sonra girersin, yüz yıl sonra girersin umurumda değil. AB sizden nasıl toprak isteyebilir...

Toprak talebi ne demektir? Bu bir savaş sebebidir! Ya da elçileri gönderip tasını tarağını toplar çekilirsin! Ya da akıl hastası olmuşsun, söylenenleri anlamıyorsun! Ya da ben Avrupa'ya gireyim de ne olursa olsun, anlamı taşır...

Sınır sorunlarını hallet cümlesi başka nasıl bir anlama geliyor?

Ülkenin namusunu, onurunu, haklarını, sınırlarını korusun diye beşyüz milletvekiline yedi milyar maaş ve milyonluk ordu besliyoruz.

Bir tanesi çıkıp bu cümlenin ne anlama geldiğini söylemedi.

Ya da ülkenin medyası, aydınlatıcı yazarları, yüzlerce uzmanı çıkıp bu cümlenin ne anlama geldiğini izah etsin, öğrenelim.

Ülkemizden aleni toprak talep ediliyor ve görmezlikten, duymazlıktan geliniyor.

Ya da bu ülkeden toprak talep edilmesi artık normal mi? Bakalım, o müzakere günü gelsin bir şekilde yoluna girer, hallonulur, Allah büyüktür, diye mi düşünüyoruz.

Sınır sorunlarını hallet, ne anlama geliyor? Hadi çözelim sınır sorununu. Komşumuz bizden çok çok şey istiyor da, ilk kalemde, ilk elden hemen istediği parti mal: Ağrı Dağı...

Tabii Ağrı Dağı'nı bir promosyon olarak düşünmeliyiz, çünkü, sınır sorunu Ağrı Dağı'nı vermekle bitmiyor, sadece başlıyor.

Sınır sorunlarınızı halledin cümlesinin en yumuşak ifadesi budur, siz önden açılış olarak Ağrı Dağı'nı bir iyiniyet ikramı olarak verin anlamı taşıyor...

Ya da Kıbrıs sorunu gibi yüz yıl sürecek bir siyasi bela Türkiye'nin önüne yavaş yavaş getirilmeye çalışılıyor. Bu sessiz cümleler yüzlerce yıl başımıza bela olacak bir sınır tartışmasının ilk işaretleri. Ülkeler yoktan yere işte bu cümlelerle büyük siyasi belaların içine yavaş yavaş sürüklenir.

Bu satırlarda hiçbir şeyi abartmıyoruz. Hiçbir şekilde ütopik masalsı hayali cümleler kurmuyoruz. Sınır sorunlarınızı halledin cümlesinin en mütevazı karşılığı budur: Ağrı Dağı...

Kek değiliz, şebek değiliz, kafayı yemiş hiç değiliz. Uluslararası andlaşma, taslak, çerçeve metin, ima, söz, kinaye,nedir, siz de okudunuz, ben de okudum... Bu sınır sorunlarınızı halledin cümlesi ne anlama geliyor, söyleyin, burada yazarlığımızı bırakalım, Türkiye halkından özür dileyip başka bir meslekte karnımızı doyuralım...

Avrupa Birliği gibi evrensel/hümanist/dünya kardeşliği/barış/hukuk/insan hakları gibi büyük cennete girebilmemizin ilk minik promosyonu: Ağrı Dağı...

Üstelik Avrupalılar bu toprak taleplerini anlamı çok muğlak, çok derin, çok kaypak, çok maskelenmiş cümleler içinde gizlemiyor. Daha nasıl desinler.

Sorun Avrupalılar da değil, sorun Türkiye hükümeti ve medyasında. Avrupalılar'ın ne dediğini anlamamakta direnenenlerde, ya da çaresizlik içinde susanlarda!..

Oturup düşünelim, Avrupa Birliği pazarlıkları siyasi dayatmalardan en derin noktalara nüfuz edip toprak taleplerine kadar nasıl indi... Avrupalılar bu kadar haksız, bu kadar cüretkar nasıl oldu... Komşularınıza toprak verin diyecek kadar nasıl kudurdular, gözleri nasıl döndü!..

Söyleyeyim; bizlerin suskunluğuyla... Ve bizlerin Avrupalılar'ın metinlere sıkıştırdığı cümleleri okumamak, seslendirmek istemeyişimizle...

Şüpheniz olmasın sizler sustukça, duymazlıktan geldikçe, bu istekler gün geçtikçe kuvvetini daha da artırıyor. Önümüzdeki günlerde bu metinlere komşu kelimesi de girmeyecek, hangi sınır, hangi tapu, hangi araziler hangi şehirler yavaş yavaş konuşulacak.

Çünkü Avrupalılar karşılarında her tavize boyun eğen, her dayatma sonrası bayram yapan bir zavallı siyasi irade bulmuş.

Avrupalı bu siyasi iradeyle eğleniyor, dalgasını geçiyor... Avrupalılar başka kimlerden toprak talep etmiş, hiç kimseden. Sadece bizleri kek, şebek, dangalak, çaresiz görmüş, dayatıyor!..

Ey medya ey hükümet! Bu toprak talebini neden görmezden geliyorsun. Neden seslendirmiyorsun. Sustuğun takdirde Avrupalılar bu talebi metinden çıkartacaklar mı?

Ya da bu saçma sapan laflar ne anlama geliyor. Bu cümlelerin nesini bizler anlamıyoruz. Doğrusu nedir? Burada Avrupalılar aslında hangi iyilikleri yapmak istiyor. Biz bu cümleleri anlamayacak kadar siyasetten, andlaşmalardan, uluslararası metinlerden habersiz miyiz? Sizin uzmanlığınız varsa, çıkın doğrusunu anlatın. Vicdan sahibi birçok Avrupalı gazete dahi, metin tuzaklarla dolu, olmayacak dayatmalarla dolu diyor, siz ne diyorsunuz.

Dangalak yerine düşmek istemiyorum! Ülkemin sağlığından, siyasetçisinden, medyasından derin endişeler duyuyorum. Bu endişenin daha katlanılmaz safhalara ulaşmasından korkuyorum.

Biz bu ülke toprağını hafriyat hesabıyla kürek kürek toplayıp kamyon kamyon taşımadık. Üstelik bu ülkenin yüzlerce sosyal sorunu, trajedisi varken bir küçük ruh hastası tampon devletin her dediği manyak ütopyaları andlaşma metinlerine geçiren Avrupalılar'la siz ne kadar yan yana durabilirsiniz..

Bu manyak ütopyaları metinlere geçiren Avrupalılar da bu tampon devletler kadar akıl hastasıdır..

Toprak talebi ya savaş sebebidir, ya da bu talepleri dile getirenler akıl hastası. Eğer annesini babasını, evini onurunu ülke sorumluluğunu bilmeyecek kadar şizofren değilseniz, bu taleplere karşı çıkın... Çocuklarımızı asırlardır uğraştıracak bu büyük siyasi belanın kapısını aralamayın.

Sizlerin bu otistik suskunluğunuz sayesinde Avrupalılar çıldırmış, kudurmuş ve hayatlarında ilk defa bir başka ülkeden toprak talep ediyorlar.

Gülünç olmaktan korkmuyorlar, toprak talep ettikçe hatta, neşeden, oyundan, mutluluktan deliye dönüyorlar. Çünkü Avrupa kendi siyasetçisine, kendi halkına dahi söz geçiremiyor ama sizleri ortaya almış top gibi oynuyor..

Avrupalı'nın bu dayatmalarla yaptığı tam bir siyasi ahlaksızlık, tam bir gözü dönmüşlük, tam bir siyasi taşkınlık, tam bir küstahlıktır, hiçbir siyasi andlaşma böyle bir talebi içeremez..

Kardeşlerim. Ülkeler, insanlar, siyasiler güçsüz olabilir. İktisadi olarak zayıf düşebilir. Ama bunun karşılığı toprak taleplerine göz yummak mıdır? Dünyanın bütün güçsüzleri, az gelişmişleri, sorunlarını toprak taleplerini mazur görerek mi çözüyor!..

Kardeşlerim, Avrupa Birliği artık delirmiş ve çok tehlikeli bir bıçak halini almıştır. Nereyi doğrayacağını biliyor. Avrupa'nın pis dişleri arasından sızan şu salyaların ne anlama geldiğini bu topraklarda size anlatacak tek siyasetçi, tek uzman kalmadı..

Sayın, yedi milyarı beğenmeyen parlamenterler!.. Bizim Nijerya'yla mı Kenya'yla mı sınır sorunlarımız varmış. Bir zahmet açıklayın bu cümleyi bizlere.

Biliyorum, başörtüsüydü, içtüzüktü fazla koştunuz. Çılgınca bir yorgunluk içinde heder oldunuz, ülkenin onuruna sahip çıkacak zamanınız kalmadı.

Hayvanlarla insanları nasıl ayırdedebiliriz? İnsanlar gülüyor, doğru, siz de gülüyorsunuz.

Hayvanları hangi çayıra salsanız orada otlar. Ama bu mümkün değil. Avrupa size kendi çayırlarını asla açmayacaklarını söylüyor, ama, sizin çayırlarınızı sizden istiyor.

Bilmem bu maaşları hangi çayırlarda alacaksınız?

Yoksa, bir umre, bir kabe ziyareti yapar, Allah günahlarımızı nasılsa affeder, deyip, kurtulmayı mı düşünüyorsunuz...

Sizden gidin ve yumruğunuzu masaya vurun diye bekleyen yok..

Sizin kahir ekseriyetinizin ülke onuru ve ahlakından habersiz olduğu, bu dayatmalar karşısındaki sessizliğinizden apaçık ortaya çıkıyor.

Avrupalı andlaşma metnine sizin toprağınızı rehine koyuyor. Şart koşuyor. Bir akıl hastası tampon devletin delirmiş ütopyalarını Avrupalı andlaşma metnine sokuyor...

Sizin ise ruhunuzda, bedeninizde, sözlerinizde en küçük bir titreşim yok.

Partinize bağlanmış zincirleriniz hatırına susuyorsunuz. Ülkenizi bağlayan zincirlere sessiz kalıyorsunuz.

Kardeşlerim. Avrupa Birliği tartışmaları bizlere çok şey öğretiyor. Şeref, onur, vicdan, ahlak nedir, bunları kimler taşır ortaya çıkıyor. Ülke sorumluluğu nedir? Ülkeyi sahiplenmek, savunmak nedir, bunları kimler dillendirir ortaya çıkıyor...

Medyanızı, siyasilerinizi, hayvanlarınızı, çayırlarınızı, yedi milyar maaşlarınızı, suskunlarınızı, ahlaktan, vicdandan, ülkeden habersizleri işte bu günlerde iyi tanıyın!..

Bacaksız akıl hastası bir tampon devlet almış Türkiye'yi Avrupa'nın ortasına ruh hastaları gibi oynuyor...

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/2/2007 - Yeni ortaçağ

 

Trabzon/Maçka'da yalçın tepeler üstüne kartal yuvası gibi kurulu Sümela Manastırı'na yürüyerek yirmi dakikada ancak çıkılabiliyor. Tarihçiler, kilise neden bu tepeye inşa edildi sorusuna, ilk Hıristiyanlar Romalı askerlerden saklanıp gizleniyorlardı, diye cevap veriyor. Bu soru sizi bilmem, beni tatmin etmiyor.

Çünkü Hıristiyanlar tehlike geçtikten sonra binlerce yıl daha bu manastırda yaşadı, cihan harbine kadar. Bu soruya başka tür cevap bulmak için başka bir soru soralım. Kilise binlerce yıl bir kıyamet takvimi yönetiyordu, her yüzyıl başı İsa inecekti, yılbaşılarında inecekti, şuraya inecekti, buraya gelecekti, diye. İsa'nın nereye ne zaman ineceği sorunu kilisenin her günki işiydi. İşte Sümela Manastırı milyonlarca ladin ağacının (çam türü) ortasında, canlı yayın arabası gibi milyonlarca çam ağacını izliyor, İsa'nın hangi çam ağacına ineceğini buradan gözleyebiliyorsunuz. Yani, Sümela Manastırı'nın buraya inşası, buradaki milyonlarca ladin ağacından dolayıdır.

Tabii bu benim düşüncem, siz de başka sorular sorun. Ancak kilisenin bin yıllık iktidarı bir fikir değil, bir dünya gerçeğidir. Binlerce yıl hüküm sürmüş kilise iktidarı, bugün, karanlık çağ, ortaçağ, skolastik (dini dogmalar) çağı gibi adlarla tarif edilir.

Bir de şu soruyu soralım. Zamanla gaddarlaşan ve mutlak bir egemenlik kuran kilise, gücünü hangi silah/ordulardan alıyordu?

Cevabı şaşırtıcı? Kilisenin silahı yoktu. Ta ki 10/11. asırda Haçlı seferleri başlayana dek.

Peki bir soru daha! Öldürmeye ve silaha inanmayan kilise, tarihin en zalim hakimiyetini nasıl kurabildi?

Şöyle. Kilisenin silahları başkaydı. Birincisi ve en önemlisi kıyamet düşüncesi/teorisi...

Kilise, kıyamet inancını benimsetmek için elinde büyük iletişim güçleri vardı. Bunlar dini metinler, vaazlar, dini tasvir, resimler.

Ve yüzbinlerce propagandist vaazcı köy köy dolaşıp kıyameti anlatıyor. Cehennem ve mahşer tasvirleri çok etkileyiciydi.

Düşünce özetle şuydu: 'Bu yaşadığımız dünya kötülüklerle doludur, iblisler, cinler, karanlık, solucan, tuhaf yaratıklar, belalar, mağaralar, kazıklar, ateşler, tabutlar, iskeletler...'

Bu tasvirlerle insanlığın beynini yıkıyor, aklını ruhunu teslim alıyor. Mesela bu düşünceyle milyonlarca müridi olan Fransisken ve Dominiken gibi tarikatlar, 'bu dünya geçicidir, yalandır, nefsten kesilelim, dünyadan çekilelim, her gün dua ederek İsa'yı bekleyelim, İsa, bugün yarın hemen inecek, Kıyamet bir saat sonra, belki şimdi, koptu kopacak, hemen kiliseye kapanalım'. Yani bizim de tanıdık olduğumuz zühd/inziva/riyazet hayatı...

Mesela, bugün rengarenk çiçeklerle dolu baharın kırlarını görünce, hemen yatıp yuvarlanmak, gelir aklınıza. Ya da Sümela Manastırı'na çıkın, o yüksekte ruhunuz bir uçurtma gibi ormanların üstünden kayıverir. Ama o günlerde beyni kilisenin cinli/şeytanlı/kıyametli propagandasıyla yıkanmış insanlar, bu orman ve çiçekli kırları gördüklerinde, akıllarına şeytanlar, solucanlar, yani mahşer yeri gelirdi!..

Kilisenin ikinci silahı: Dışlamak/ aforoz etmekti. Bunu açalım.

Kilise insanlığa hepiniz günahkar doğdunuz çağrısı yapar. İnsanları günahkar olduğuna inandırır. Sonra, sizi günahlarınızdan ancak kilise vaftiz ederek arındırır, der.

Reddedilmesi imkansız çağrı budur. Çağrıya uymayıp kiliseye boyun eğmeyenler, şeytanlık, kafirlikle suçlanır. Cezası dışlamak, ya da ölüm.

Boru değil, bu teolojik teori, binlerce yıl hakimiyet kurdu. İnsanlığın beynini kıyametle yıkadı, sonra kıyamet tehdidiyle insanları kilise çatısı altında topladı. Sonuç: Üretmeyen, düşünmeyen, sinmiş, zavallı, paçavralar, çullar, çuvallar içinde sürünerek yaşayan milyonlarca Hıristiyan. Kolera. Veba. Hatta üretmediği için açlıktan kırılan, Mısır'dan buğday gelmezse, toplu ölümlerle tarihten silinen kasabalar. Yüzyıllar süren mezhep savaşları.

Bugün dünyayı yönetmeye kalkışan Amerikan/İsrail ittifakı kilisenin bu iki silahını kullanıyor. Yani batıda değişen bir şey yok. Birinci silahı, kıyamet, nükleer, dünyayı yokederim tehditleri ve Bağdat bombalanırken tüm Araplar'ın seyredeceği akşam dokuza ayarlanıp naklen yayın bomba görüntüleri. İkinci silahları, işte benim gücüm bu, hepiniz bana katılın, dışarıda kalanları yokederim.

Ozon delindi, karlar eridi, sular basacak gibi kıyamet senaryoları bilim adamlarınca söylenir durur, ancak asıl kıyamet senaryosu, nükleer silahlarda gizli.

Nükleer bomba atılabilir mi? Japonya'ya atom atılmıştı ama o günlerde bu silahtan başkalarında yoktu. Bilim adamları atılabilir diyemiyor, siyasiler de. Atarım diyen yok. Kimse atmaya cesaret edemez genel görüş. Niçin atılamaz sorusu başka yazıya kalsın.

Ancak atılamaz ise ellerinde neden tutuyorlar. Caydırıcı, tehdit, şantaj gibi laflar... Hadi milyonlarca insanı öldürdün, sonra. Başka neleri tetikleyecek. Kontrol edilemez. Hadi ettin, yüz tane şehri haritadan sildin. Sonra.

Bu tartışmalar dehşeti oluşturan kıyamet senaryolarına yol açıyor ve hem ABD'nin hem de bilim adamlarının işine geliyor. Böylelikle nükleer güce sahip olmakla değil, bizlerde uyandırdıkları dehşet, kıyamet, mahşer, yokedildik, dünya uçtu gibi fikirlerle iktidar kuruyorlar. Dehşet fikriyle bizi sindirmek ve çaresizce eteklerine sarılıp yalvarmamızı istiyorlar.

Mesela ortaçağların dini dogmaları gibi şu düşünceye bütün insanlığı inandırmış durumdalar: Ellerinde dünyayı yüzbin defa havaya uçuracak nükleer bombalar var!

Ufak at civcivler yesin diyeceğimiz bu saçma sapan düşünceye bütün insanların beyni ikna olmuşsa, artık, yepyeni bir karanlık çağın esaretine girmişiz, demektir.

Tam tersine, tarih bize bilimsel bir gerçeklikle gösteriyor ki, dünyayı yokederim, kıyamet, mahşer, cehennem, diyenlerin dünyada tozları dahi kalmadı. Aksine, bu saçma sapan fikirlere inanmayıp direnenler işte yaşadığımız bu dünyanın kırlarını bıraktılar.

Kilise de aynı kıyametten söz etti, ediyor. Ancak ortaçağ boyunca kıyamet görmedik. Bu sefer nükleerin gücüyle aynı tehdidi savuruyorlar. Ve senaryoları gittikçe dini metinlere, efsanelere, beyin yıkamaya, masallara benzemeye başlıyor.

Nükleer bomba atılabilir mi/atılamaz mı düşüncesi, dünya havaya uçurulabilir mi tartışmaları artık akla ziyan bir hal aldı, çünkü, akıldan çıkıp Allah var mı yok mu, İsa inecek mi benzeri gerçekötesi teolojik tartışmaların içine girdi.

Bu mantıkötesi, akılötesi, saçma sapan tehdit, şantajlarla bir büyük İsrail/Amerika imparatorluğu kuracaklarını sanıyorlar!

Tam tersi, asıl kıyamet, bu saçma sapan senaryolara inanıp sinmiş, çaresizce bekleşip ağlamış insanlarla oldu.

İşte insanlığın yüzkarası ortaçağ... Milyonlarca insanı işkenceden zulümden geçiren büyük karanlık çağ... Bu ossuruk palavra iddialarla kuruldu.

Peki, neden dünyayı yok ederim etmez mi sorusunu hep nükleer silahlara soruyorsunuz? Çiçeklere sorulacak sorunuz yok mu? Tek bir çiçeğin nasıl bir kudreti ve bilgisi var ki, onu görünce tüm tarihi ve kötülükleri ve beynimizde oluşan tüm kaygıları birden unutabiliyoruz. Çiçekler bu gücü kimden alıyor?

Bizler çiçekler gibi dünya yokedilemez fikrine inanıyoruz. Mesela bütün insanlar karar verip dünyadaki çiçekleri yokedeceğim deyip, dağları bayırları yolsalar, çiçekler bitmez, toprağın içindeki tohumlar?

İşte baharla birlikte şehirlerimize kırlarımızdan pespembe çiçekler taze tebessümleri, kokularıyla çıkageldiler. Hoş geldiler. Duru, sakin gülerek yüzümüzün içine-içine bakışıyorlar. Yüzlerinde kıyamet korkusu, üzüntü yok. Aksine güven içinde her biri.

Çok neşeliler. Şu Buda'nın yüzü gibi. Hepimizi üzen sıkıntılar, kasvet, ağrılar, telaşlar, hepsi için sadece ve tek bir tebessüm kafidir... diyen Buda'nın tebessümü gibi.

Bahar mı geldi, yoksa ortaçağ mı? Tıpkı ortaçağ insanı gibi bakıyorsunuz hayata. İşte bugün yemyeşil çiçeklerle örtünmeye başladı kırlar. Ama hepimizin kafasında bir ortaçağ dogması hakim, çiçekleri değil, mahşeri, dünya yokoldu, dehşet fikrini konuşuyor, beyninizi dolduruyorsunuz.

Nükleerlere inananlar Amerika tarafına... Bahara inananlar kırlara!...

Birileri ha bire bahara ve dünyaya inancımızı yok etmeye çalışıyor. Oysa dünyamızın umurunda değil, milyonlarca asırdır kıyametten bu kirli kıyafeti sevmedi, giymedi, giymeyecek...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/2/2007 - Emperyalizme yardımcı olmalıyız

Felluce'de iki saat içinde yetmiş bin insan öldürüldü. Bunu söylemenin anlamı kalmadı. Şimdi Felluce önünde Amerikan askeri çadırları stadyumdan büyük. Ki, içlerinde onbinlerce insan yiyor, içiyor, oynuyor, uyuyor. Çadırların yanında apartman büyüklüğünde gökdelenler gibi yığılmış yemek kolileri. Her askerin damak tadı düşünülmüş, zenci, Meksikalı, memleket hasretine uygun tabldotlar. Hepsi para, hepsi şirket. Yeni Zelanda'dan özel bir kabileden seçilmiş öncü, hazır manga, zenci kelleciler. Nerden ateş edilse o mıntıkayı anında tarihten siliyor. Amerikan askerine yanlışlıkla elli metre yaklaşan anında öldürülüyor. Amerikalılar kahvenin önünden geçerken elindeki çay bardağı yanlışlıkla yere düşse kahve uçuruluyor. Canlı bomba korkusundan kimse kahveye dahi çıkmıyor. Bizim İncirlik Üssü etrafındaki halıcılar, hediyelik eşyacılar. Amerikan askeri nerede, peşlerinde. Telefar'da, Felluce'de Amerikan askerlerine mal satıyor. Yüzlerce Adanalı hizmetçi işçi. Tuvalet temizliyor. Tuvaletler portatif, poşet gibi bir şey. Binbeşyüz, ikibin dolar alıyorlar. Ama Amerika'ya maliyetleri onbin-onbeşbin dolar. Askerlerin sırtlarında pis suları arıtıp temizleyen, artık, uzaylı matarası mı desek. Amerika'nın şimdiki yönetimi Amerika'yı soyuyormuş gibi. Hepsinin şirketi orada iş yapıyor. Amerika'nın şarkıcıları, siyasileri, dizi sanatçıları Felluce önündeki çadırlara gelip moral veriyor. Amerika çöle yüzmilyarlarca dolar döküyor, belki kapitalizm böyle çalışıyor. Ne kadar çok yağmur yağsa çölün kumu suyu emmiyor, taşıp sel olup gidiyor. Amerikan askerleri içinde elli yaşında dahi olanlar var, muhtemel ki, sokaktaki şarapçıları dahi toplayıp getirmişler.

Hemen sınırımızda Zaho'da, Barzani lokantasında, İngiliz, Hollandalı, Yahudi, Çinli, Japon, Amerikalı kadın subaylar ve Kürtler akşama kadar iç içe, yan yana oturuyor. Nerde bir Kürt kahvesi, sokağı, mutlaka birkaç Yahudi orada. Kimi yardım için geldim diyor, kimi misyoner, dinine leş arıyor, kimi gazeteci.

Manzara karmakarışık, neler oluyor bilen yok. Anadolu'da bir laf vardır, 'Okuyamadığın yazıyı kör kadı gibi süzme' diye. Yine de anlamak istiyor insan dünyamızda neler oluyor?

Felluce'de evinden çıkamayan Arap, öldürülmüş yetmişbin hemşerisinden çok, bu Amerikalılar ne zaman fabrika açacak, bulvarlar ne zaman döşenecek, o Batılı kafelerimiz ne zaman olacak diye hayallerle ütopyalı bekleyiş içinde.

Süleymaniye'de Kürt gençler Yahudilerle kol kola. Bu İsrailliler ne zaman dolarları dökecek, ne zaman İsviçre olacağız, ne zaman bizim çamurlu sokaklarımız Tel-Aviv'e benzeyecek, diye, iş, dolar, dükkan, fabrika, kadın, kafe bekliyor...

Ölen, öldürülen, canlı bombalar, nükleer bombalar, petrol, katledilenler, hatta vatan, hatta din, her şey hızla unutuluyor.

Herkes doların, işin, Yahudi'nin, Amerikalı kadın askerlerin peşinde.

Filistin'de cezaevinden yeni çıkmış Hamaslı, dahi. İsrailli ne zaman fabrika açacak, ne zaman işe gireceğiz telaşında.

İsrail, zırnık toprak vermem, yine tilkilikle, sizin toprağınız Ürdün, oraya gidin diyor... Düşmüşler Ürdün'ün peşine. Batı'nın çocuğu Hasan'ın Filistinlilerle yine savaşı mı başlıyor, yine Arap iç savaşı mı tezgahlıyor İsrail...

Bu kadar dolar, bu kadar asker, bu kadar tank, tüfek, helikopter, Kürtler, Yahudiler, tonlarca yemek taşıyan nakliye uçakları.

Azerbaycan'da Türkçü lider Soros'la görüştü, öteden beri Amerika'ncıydı zaten, açın dergilerini okuyun, onlar da Amerika İran'a girsin, otuz milyon Türk'ü alalım, diyorlar...

Amerika'nın bir kolunda Türkçüler, diğer kolunda Kürtçüler... Önde İsrailliler. arkada inşaat şirketleri. Daha arkada Adana'dan toplanmış poşet helalarını temizleyen işçiler... Neşeyle, marşlarla, şarkılarla yepyeni bir dünya kuruyorlar... Bütün medya arkalarında... Türk işadamlarına gün doğdu, onlarca firma yediği önünde, yemediği arkasında...

Bir harita alt üst olmuş...

Her şey karışmış... Yapma, kurma devletler olur mu? Uluslar topyekün imha edilip yeniden sadece inşaat şirketleriyle kurulur mu?

Yahudiler Araplarla evlenmedi, Kürtlerle evlenir mi? Çoluk çocukları Ortadoğu halklarına nihayet karışır mı? Yahudi, karışmaz... Yüzyıl önce Afrika'da eli kırbaçlı koloni subayları vardı. Tarlalarda, madenlerde zencileri ayda bir dolara çalıştırıyordu. Tabii ki, İsrail İngiliz emperyalizminden dersler çıkardı... Komşu devletleri de 'taşeron' diye düşünüyor. Hepimiz pastadan pay alıyoruz...

Hangi şirket milyon dolarlar kazanmaya başlıyorsa, o da artık Amerikalı İsrailli gibi düşünüyor. Parayı kazananlar artık dünyanın her yerinde aynı haberler, aynı gazeteciler aynı gazetelerle ortak, aynı düşünüyor...

Sonra Afrika'da zencilerin birkaçı Avrupa'ya okumaya gitti, geri döndüler tam ikiyüzyıl şehirlerini kuramadılar. Beyaz adamın şirketlerinde çavuş oldu, kahya oldu, şirket pazarlamacısı oldu...

Fabrikalar, dolarlar, bulvarlar, sular gibi dökülüyor ama, Ortadoğu toprağı bu suyu emmiyor, sular, dolarlar taşıp taşıp başka şirketlere gidecek... Dönüşte tek bir Amerikalı, tek bir Yahudi Ortadoğulu bir aileyle evlenmeyecek... Bugün Amerika'da zenci kızların beyaz Amerikalılarla evlilik oranları dahi 0.5, dünyanın en az karışan oranı... Oysa Kürtler, Araplar, Türkler binikiyüzyıl ve daha çok, birbirlerinden kızlar aldılar, aynı anne, aynı baba oldular, karmakarışık oldular. Artık karışma bitti, şimdi düşman oluyorlar, Araplar, Kürtler, Türkler birbirini yiyecek, İsrail rahat edecek. Artık herkes dolar, kafe, bulvar peşinde... Kulüpler kafeler açılacakmış... Modern şehirler kurulacakmış. Genç kızlar daracık ve tril tril giyip özgürlük olacak... Hepimiz sonunda yataktan kalkıp yaşasın özgürlük diye bağırıp kurtulacağız...

Yoksa, bir Amerikalı kadın subayla kafede şimdi yan yana oturmak için, dinimizi, komşumuzu, vatanımızı mı satıyoruz... Yoksa, yıldırımdan hızlı Amerikan bomba ve uçaklarından hepimiz korkup susuyor muyuz? Sanatın en mükemmeli artık dolar mı? Dolarlarımız karışsın, şirketlerimiz kayınbaba, kaynana, gelin olsun, özgürlük dolar uçaklarıyla gelsin...

Önce ajanlarını soktular, sonra, gazetecilerimizi ayarladılar, sonra içimize girdiler, sonra, silahlarımızı aldılar, sonra küreselleşmeye, holdinglere, dolarlara hepimizi borçlandırdılar, sonra vatanımıza askerleriyle geldiler... Şimdi ruhumuzu...

Yoksa karışmış gibi görünen bu topraklar yeni bir cennete mi gebe... Bir öğüt verici bir nasihat edici Amerikalı yazarımız olsa... Yoksul Kürtlerle İsrailliler şu özgürlükler ve dolarlarla yan yana ne yapıyorlar bir anlatsalar bize tane tane...

Hangisi uşak, hangisi efendi, yoksa hepsi leş peşinde mi? Ortadoğu'nun en dindar halkı Kürtler, artık, bulvar, kafe, iş, dolar, fabrika diye delirdiler mi?

Ve Gazeteci Hüsnü Mahalli birkaç ay önce anti-Amerikancı yazıları yüzünden Yeni Şafak gazetesinden kovuldu... Amerika'ya emperyalist, işgalci demek bütün dünyada yasaklandı...

Hatta, ülkemizde sosyalist denen dergiler dahi bir kez olsun Amerika'ya 'emperyalist' diyemiyor demedi... Kürtçü dostları üzülmesin diye 90 yıldır iman ettikleri Lenin'in emperyalizm kapitalizmin son aşamasıdır lafını büyük sosyalist dergilerinde yazmadılar. Ya da zariflik gösterip işgalci, emperyalist gibi laflar söyleyip medyadaki işlerinden olmak istemiyorlar. Ama Amerikalı siyasetçiler bütün konuşma, yazı ve vakıflarında bütün dünyaya 'emparyalist' olduklarını göğüslerini gere gere bağıra çağıra anlatıyor, yazıyor, tartışıyorlar...

Dünyanın jandarmasıyız, ülkeler yıkar, ülkeler kurarız, her şey biziz, her şey dolar, her şey holdinglerimiz, bizler alicenap hakimleriz, diyorlar.

Desinler, biz de onlara yardımcı olalım... Nasıl bir itirazımız olabilir... Sadece anlayalım. İçimizden tek kişi çıksın ve bu karmakarışık haritada neler oluyor bir söylesin... Neler oluyor? Tek yazı yok, tek yazar yok... Konuşan yok...

Gazeteler, medya, yazarlar iptal edildi... Artık tek gazeteci türü, Washington'dan bildiriyor... Herkes Washington ne bildiriyor diye sabah açıp okuyor, talimatları, buyruklarını alıyor...

Anti-Amerikancı olmak, özelleştirmeye karşı çıkmak, Amerikalılar aleyhinde tek cümle söylemek, artık, insanlık dışı ilan edildi, hepimiz vahşiler olarak damgalanıyoruz...

Bütün bu yazarların kendi hür iradeleriyle 'Amerikancılık' yaptığına inansam sesimi çıkartmayacağım... Kiralanıyorlar... Gün geçtikçe, kiralık, lobi, tezgah, tutulmuş, laflarını daha çok söylüyoruz... Gazetelerden kovuluyoruz...

Murdoch denen basın devinin ikiyüz gazetesi varmış, içinde acaba kaç yüz yazarı, gazeteci var...

Hepsine alışıyoruz. Önce Amerika'nın dünya çapındaki yüzlerce üssüne alıştık. Sonra uluslar ötesi holdingleri kabullendik. Sonra Amerika'nın zırt pırt her yere nükleer bomba atmasını seyrettik. Şimdi, Amerikan ve İsrail şirketlerinin lobi ağlarıyla dünyanın her gazetesi, her ülkesi her köşesinde istediğini yaptırması karşısında, sessiz kalmayı, seyirci kalmayı öğrendik!..

Bu güçlü, bu korkunç, bu sonsuzluğa sürüklenen karmaşa kaos içinde, artık ne yazacaksın... Bizi, gazetecilerimiz şeytani bir uçurumun kenarına getirip bıraktılar...

Bizler, ahlakımız, kültürümüz, halkımız, kubbelerimiz, bizim insanlarımız, bizim toprağımız dedikçe, bizi bombalarıyla, adamlarıyla, ajanlarıyla paramparça ettiler... Ediyorlar...

Ediyorlar... Ediyorlar... Ediyorlar...

Allahım, Allahım, insan denen şey, onurunu, şerefini, insan olmanın gururunu, gücünü, kudretini nasıl kaybedebilir?

Bu kadar şerefsizliği tarih yazdı mı?

Neler oluyor, bir anlasam, biri kalkıp anlatsa, biz de emperyalizme yardımcı olsak. Yani kardeşlerim ne siz bize öfkelenip, 'ulusalcı' diye bağırsanız ne de biz size öfkeyle 'Amerikancı' diye kızsak.

Ama kardeşlerim sizinle aile olmamış, olmayacak insanların şirketlerine, dolarlarına inanmayın!

Başka da söyleyecek laf bulamıyorum.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

e-posta


Kategoriler:

ri

osmanboran
Free Hit Counters
sponsor